Sinemanın Küçük Sahte Sapkınlıklarına Küçük bir Giriş Yazısı

Sinemanın Küçük Sahte Sapkınlıklarına Küçük bir Giriş Yazısı

Sinema nedir sorusu elbette öyle hemen cevaplanabilecek bir soru değil. Yine de üzerine konuşmak, biraz olsun kafa yormak tamamen anlamamıza yetmese de şimdilik hevesimizi doyurur diye düşünüyorum. Bu konuda değinilmesi gereken gerçekten güzel ve sinema tarihinde ikonik olduğunu düşündüğüm bir an var. Lumiere Kardeşler’in tiren gösterirken insanların tirenin üstlerine doğru gelmesinden korkarak salonu çığlıklar eşliğinde terk etmeleri aslında sinemanın ideoloji üzerindeki gücünün küçücük bir minyatürüdür. Çünkü sinema sapkınlık derecesinde bir sanattır Zizek’in de dediği gibi. Çünkü bir yerde, gerçekten daha gerçek hale gelen kendi gerçekliği kuran, bizim gerçekliğimizi büken bir araçtır sinema. Bu beylik laflara illa ki ileride değineceğiz. Peki, sinemayı sanat yapan nedir? Elinde kamerası ile genç sinemacılar neyi hedeflemektedir. Buradaki didiklemeyi su soruyla açalım. Kamera nihayetinde bir icat, fotoğraf makinesinesinden türetilen, hareketi seri bir şekilde fotoğraflayan böyle hareketi gösteren bir makina. Bu konuda Dedalus’un heykellerinden daha başarılı olduğu aşikar. Ama düğün kasetleri bize sinemanın verdiğini estetik hazzı vermiyor. Yani sadece hareketi göstermesi onu sinema yapmıyor. Peki sinemayı sinema yapan ne? Sovyet sanatçıları bunun üzerine yeterince kafa yormuşlar. Bizde “sinema nedir” sorusuna ilk cevabımızı onlardan apartıyoruz. “Montaj”. Montaj da Fransızca kökenli ansemble yani bütünlük, parçaların uyumu anlamına gelen bir kelime. İki veya daha fazla görüntüyü bir araya getirerek bir anlam yaratımı oluşturma işi. Böylece sinema sanatının kendi dili icat edilmiş oluyor. Kayda alınan hareketlerden ve imajlardan oluşan bir anlatım, bir ifade aracı. Kullanılan görüntüler artık kendi saf varlıklarının dışında filmin içinde başka bir anlama sahip oluyorlar. Şiir gibi demek yanıltıcı olmaz. Şiirde kullanılan bir çiçek ismi, nasıl bir sevgiliyi anlatıyorsa, sinemadaki üniformalı adam da kendinin dışında bir şey anlatıyor.

            Peki bu anlatım aracı nasıl oluyor da gerçekten daha gerçek, ya da gerçeği bükebilen sapkın bir sanata dönüşüyor. Öncelikle burada sanatın motivasyonuna dair birkaç kelam etmek gerekebilir. Felsefeciler, din adamları, bilim insanları bir şekilde bu dünyayı anlatırlar. Yani uğraşları ve çabaları bu dünya içindedir ve içinde bulunduğu dünyayı anlamak, yorumlamak ve hatta bazen değiştirmek isterler. Sanatçının yaptığı da bundan çok da farklı değildir. Eninde sonunda bu dünyayı yorumlarlar. Bunu yaparken de bu dünyaya dair yeni bir dünya yaratırlar. Bu dünyalar arasındaki çizgi yaratım bakımından birbirinden farklı gözükse de eninde sonunda bu dünya olmaları bakımından birdirler. Yani Hamlet gerçekten var mıydı sorusunu sordurmaz. Aksine Hamlet vardır. Senin benim gibi nefes alır, belki aklı fazla karışıktır ama bir şekilde kendi varlığı bizim varlığımıza ışık bile tutar. Bu tutumun en canlı örneği antik Yunan’da görünür. Trajedi kahramanları gerçekten tarihte yaşamış mı diye bir soru sorulmaz. Senin benim gibi yaşadığı da söylenmez. O hikaye ilk kez anlatıldığında dünyalar arası ilk temas kurulur ve anlatıldıkça da iç içe geçerler. Sanatçının motivasyonu bundan çok farklı olabilir. Ama sanat kendini bu noktaya getirir. Sinema da ise yaratılan gerçek, algıladığımız gerçeğin en yakın kopyası halinde kendini üretir. Mesela Picasso’nun tabloları bizim algıladığımız gerçekle sinema karesi kadar örtüşmez, ama sinema da hem duyusal hem de duygusal bir örtüşme söz konusudur. Bu İtalyan yeni gerçekçi filmi olan Bisiklet Hırsızları için de böyledir, bir süper kahraman filmi olan Batman Begins’te de. Ama sinema anlamsal olarak hayatın kendisinden daha yoğundur. Hayat ise, sinemadaki anlamsal yoğunluğun izin vermediği teferruatlar ile doludur. Belki de bu yüzden sinematografik bir olay (event) bize hayatın kendisinden daha anlamlı gelebilir. Herkesi etrafına toplamış gazlayıcı bir konuşma yapan bir koç, kaptan, ya da askeri bir lider etkileyicidir. Hayatta ise artık ironik gelmeye başlar. Ama insan sinemadaki bu eğilime daha çok meyillidir. Çünkü özü hayattan daha kolay elde edebilir bir halde sinema tüketilmeyi bekler. Böylelikle, insan sinemada gördüklerinden öğrendiği bir hayat kopya eder kendine. İşte sanatın sapkınlığının birinci evresi bu kopyalama sürecidir.

            Gün geçtikçe sapkınlığın boyutları da değişir. Hemen hemen herkes film izler. Bu şüphe götürmez. Ama sinemayla yakından ilgilenmeye başlayınca sanat filmi, hollywood filmi aksiyon filmi gibi ayrımlar ortaya çıkar. Bunlar içi boş ayrımlar olmasa da yine de o kadar da yerli yerinde ayrımlar değillerdir. Öncelikle film filmdir. Ama zaman geçtikçe bazı filmleri tüketmek daha zor hale gelir. Altmışlı yıllardan kalma avrupa filmleri daha sıkıcıdır mesela. Kesinlikle kullandıkları dil de anlam açısından uygun bir dildir. Ama sinema artık sadece bir ifade aracı değildir. Bir eğlence aracıdır. O yüzden kolay tüketilebilir olmalıdır. Artık film kurguları Griffith’in çok çok üstündedir ve hareket kendini en sade biçimiyle ifade eder. Yirmi dakikada bir insanın çocukluğunu ve ergenliğini anlatabilir. Hareketin en sade hali gündelik hayattaki hareketi de etkiler. Buradaki sadeleşme gün geçtikçe anlamlarından sıyrılır. İçi boş ve kurumuş hareketler bütününe döner. Bu filmlerin bu anlamdan yoksun olduğunu göstermez aksine, filmler kendi anlamını korusalar da kopyalama sürecinde anlamın yerini hareketler alır. Herşey daha hızlı aktarılır ve kopyalanır. Anlam bir koda dönüşür ve küçülür küçülür giderek yok olur. Çünkü gerçek, kendini sürekli gizleme eğilimindedir. Her an çaba gerektirir. Bir eğlence aracı olarak sinema da bu çabayı sağlıksız bir biçimde budar.

            Bütün bunlar spekülatif bir teori üretme çabasından ziyade sinemanın neliği üzerine küçük bir detaydı. Sinema nedir sorusuna bir cevap bulabilmiş değiliz hala ama neliğine dair birkaç küçük ayrıntıya değinmiş olduk. Sorgulamamız son bulmayacak.  Sürekli ne olduğuna dair cevaplar üreteceğiz. Burada sinemanın sapkınlıklarına değinmiş olduk. Şüphesiz ki bu sapkınlıkta arzuyu diri tutan birçok cazibe noktası var.

Bir cevap yazın

KAPAT