Kötülük üzerine bazı notlar

Kötülük üzerine bazı notlar

Kötülük, öyle hemencecik hecelerine sığan telaffuz edildiğinde şak diye anlaşılan bir şey olmadığı gibi, onu bu yazının tamamına da sığdıramayız. Yine de bu bizi bazı notlar karalamaktan alıkoymamalı. O  yüzden bu yazı sadece bazı notlar içermektedir.

            1.

Tarihsel olarak kötülük aslında o kadar da kötü değildi. Özellikle çok-tanrılı dinlerde kötülük sadece diğer bir dehşet ögesi olarak diğer öğelerin yanında bulunan bir başka yandı. Aslında yeraltı kralı Hades bile, sanıldığının aksine muhteşem bir kötü değildi ki Zeus’un uçkuru uğruna yaptıklarının yanında Persepone’yi kaçırması bile aşk uğruna işlenen masum bir günah gibi kalır. Ah ama günahtan bahsedeceksek işimiz fazlasıyla zorlaşır. Çünkü, tek tanrılı dinlerde, bütün kötülüklerin müsebbibi bir şeytan illa ki bulunur. Yine de, modernist dönemde şeytan, insanın yıllar boyu baskılanan ve ortaya çıkarması gereken öz kimliğine ışık tutar. Şeytan artık kötü olmaktan çıkmıştır. Şeytanın bile tanrı karşısında bir görevi vardır. O mutlak kötülükten ziyade asil bir kibirle insanlara ve tanrının yarattıklarına karşı savaşır. Zaman zaman Hitler’i bile anlamdan yoksun sayarız. Hitler’in yaptıklarında bir anlam aramak bizi en az onun kadar kötü yapar. Tarihin böylesine korkunç bir sayfasını anlamdan yoksun bırakmazsak; bir gün içinde barındırdığı anlama yenik düşüp, ona dönüşmekten korkarız. Nitekim güneş altında anlaşılamayacak bir şey olmadığı söyleyenler az da olsalar haksız sayılmazlar. Çünkü liderler bir yerde kötü de olsalar, zulüm de yapsalar çıkar ararlar; nitekim çıkarlar, uğruna feda edilenler karşısında değersiz olabilirler ama anlamsız olamazlar. O yüzden, mutlak kötülük ünvanı ne şeytanda ne de Hitler’in elindedir. Mutlak kötülük bilinmez ve öylesine karanlık bir yerden gelmelidir ki anlamsız olsun ve anlamsızlaştıkça da bizi yerimize mıhlayıp dehşete sürüklesin.

2.

Sinema ise, kötü olana tırnak içinde bayılır. Kötü olan karizmatik ve çekicidir; anti-kahramanlar, seri katiller, deli süper kahraman bozuntuları, her şeyi yok etmek isteyen nihilist kahramanlar, işini asla aksatmayan kiralık katiller… Liste uzayıp gider elbet. Ama, bazılarının ayrıntılarına değinmek yazının asıl gayesi. Dertleri nedir bu adamların? Ya da gerçek hayatta köpeğe tekme atamayıp da bu soğukkanlı canilere hayran kalan kitle neyi düşünür? Kesinlikle, paragrafın başından beri bir yerme seziliyordur, ama öyle bir tavrımın olmadığı belirtmek isterim. Sadece ekranda izlenilen ile izleyicinin hayata karşı tutumunu kıyaslamak ve gözler önüne sermek istiyorum. Yani normatif bir şekilde, az önce anlattıklarım doğrultusunda, insanların hareketlerini çelişkili kılmak istemiyorum. Bu bana düşmez. Bu yazıya da düşmez. Ama kimsenin bizi dolandırmasını istemeyiz, yine de tatlı hırsızımızın başarısız olmasına katlanamadığımız sahneler olmuştur. Kötüyü bize çekilir kılan ne olabilir?

3.

Bu soruyu başka bir zaman yanıtlamak üzere bırakıyorum. Şimdi asıl değinmek istediğim yer, zaman içerisinde katlanılmaz derecede olan kötüler üzerine söyleşmek. Sinema diğer sanat dallarının yanında yeni de olsa, bir asırı geride bırakmış ve köklü olmaya doğru yola düşmüş bir ifade biçimidir. Sinemanın yüzyıllık tarihinde bile köklü değişimler boy göstermiştir. En azından bu sefer, kötülüğün temsiline değinmek istiyorum. Sürekli her yerde rastlanılan en hakiki en kötü adam filmlerinde vazgeçilmez kötülerden olan Harry Powell, programımıza The Night of the Hunter ile katılıyor. Harry Powell, bir elinde “love” diğer elindeki “hate” dövmesiyle ikonik bir kötünün karizmatik temsili ile kötülerimize ilham olmayı başarmış durumda. Aslında dövmelerle birlikte karakterimizin bir din adamı oluşu, onu çözümlemede bize hemencecik ipuçları veriyor; sağ elindeki love dövmesi tanrının şefkati ve yapıcılığını gösterirken, sol elindeki hate dövmesi tanrının cezalandırıcı, kahreden ve yıkıcı yönünü temsil ediyor. Ne demişti Munir Nurettin, Yahya Kemal’in İstanbul Fethi!’ni anlattığı şiirini bestelerken, “ya Settar, ya Cebbar, ya Kahhar”. Meğersem bizim adamı anlatıyormuş. Çünkü Harry Powell, cinayet işlerken, yaptıklarını tanrının buyruğuna sığdırıp onun adına işliyordu. Yoksa niçin öldürsündü ki? Tanrıdan gelen mesajlardan başka böyle bir günaha kendi başına girmek yeterince sorumluluk gerektirirdi. Kierkegaard görse, Harry Powell’in imanı karşısında gözleri yaşarır mı bilemem. Nitekim, Harry Powell, kendi kilisesini kurmak adına, iki küçük çocuğu öldürüp parasını almak için peşlerine düşüyor. Onları tanrı adına kurban etmek, kilise kurmak için yeterli bir sebep olarak görüyor ki, bir saplantı edasıyla asla cinsel ilişki kurmamasına rağmen anneleriyle bile evleniyor. Yine de Harry Powell, işlediği kötülükle yüzleşmemek adına, kendi suçunu tanrının gazaplı sıfatlarına ve buyruklarına atmış durumda. Burda bizi korkutan şey, kötülüğün saf bir para hırsından ziyade çok daha büyük bir yerden gelmesi. Asla vazgeçemediği ve sonuna kadar götürdüğü belki de sahte imanı karşısında durulmaz bir hale getiriyor karakterimizi. Kötülük, burada anlamsızlıktan ziyade altından kalkamayacağımız bir anlamın altında boy gösteriyor. Bu yüzden, kendi mezhebince şehit oluyor Harry Powell ve ona suçunu kabul ettirmemizin imkanı da pek gözükmüyor.

4.

Psikopatlık ve kötülük kelimeleri yan yana gelme konusunda birbirlerine gayet aşina kelimeler. Bunun en güzel örneklerinden biri de, David Lynch’in Blue Velvet filmindeki Frank karakteri. David Lynch, bir ressam edasıyla, filmdeki kötü karakteri psikopatlığın ve sapkınlığın hatta sapıklığın resmini çiziyor. Belki de bu yüzden, Frank’le yüzleşmek, Bosch’un cehennem anlatısındaki kötülüğün vücut bulmuş haliyle yüzleşmek gibi. Frank, mafyatik bir kötülüğün, bir dizi cinayetin ve sapıklığın müsebbibi olarak bizi insan psikolojisinin ne denli korkunç bir şeye dönüşebileceğini göstermiş bulunmakta. Bunu yaparken de temelini ne bir hastalıktan, ne yozlaşmış bir inançtan ne de kötü geçmişten söz açılıyor. Kaynağını neredeyse kendinden alan bir kötülük çiziyor. Bizi korkutan da bu oluyor. Bu korku, sadece başımıza gelebileceklerin korkusu değil ne yazık ki? Bizi sebepsiz yere sebepsiz kötülükle yüzleştiren ve nedenlerinden ve amaçlarından sıyrılmış bir kötülük. Burada, anlamlı nedenlerin yerini alan hiçlik bize boşluk doldurma imkanı bile sunmuyor. Bu yüzden Frank kestiremediğimiz bir alanda kendi seyrini oluşturuyor.

5.

Yaşandı bitti kaygısızca sözleri ne yazık ki 20. yüzyıl için o kadar da kolay sarf edilemiyor. Gereğinden fazlaca paradigma değişimleri görmüş, kanlı ve büyük savaşlar geçirmiş bir çağ. Oldukça hızlı olması da övgüye layık olduğu anlamına gelmiyor sanırım. Bu hız içerisinde aralarında otuz yıl bile barındırmayan bu iki film, kötülüğün değişimi üzerine bile küçük ayrıntılarla dolu. Örneğin, savaş yeterince haklı sebepler olmasa da, hatta zaman zaman yalandan büyük nedenlerin arkasına sığınılsa da anlamların savaşına dönüşüyor. Sözde veyahut değil hayata karşı tutulan tavırların farklılığı, bizi ideolojik bir çatışmaya sürüklüyor. Bu yüzden kötülük aksinin ikna edilmesi zor bir anlam arkasında, bizim olmayan bir anlamın altında kendini gösterirken, dünyadaki kutupların çözülmeye başladığı ve anlamın zeminsizce heyelana uğradığı çağda ise bir anlamın arkasında durmaktansa, anlamsızlığın ve hiçliğin tarafını tutuyor. Yine de hangisinin daha büyük bir düşman olduğunu pek bilmiyorum.

Bir cevap yazın

KAPAT